Ulu Önder M.Kemal ATATÜRK'ün Anısına..

Yalan Haber Bülteni..

Taraf gazetesi yazarı Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ni değiştirdi.


Cumhuriyet'in 86. yılında Taraf gazetesi yazarı Sevan Nişanyan, Atatürk'ün gençliğe hitabesini değiştirdi.

Coşkuyla kutladığımız Cumhuriyet'in 86. yılı için "Seksenaltı yıl yeter bence" diyen Nişanyan Gençliğe Hitabe'nin yeniden yazdı:İşte çok tepki çekecek o yazı.

Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, insan olmaktır.
İnsan olmanın yegâne temeli insana sevgidir. Hayatın boyunca, insanlara güzelliği, aklı ve adaleti öğretmeyi görev bileceksin. Bilgin varsa, bedel beklemeden paylaşacaksın. Buna imkân ve şeraitin müsait değilse, yanındaki üç veya beş kişiye katıksız sevgini vermeyi deneyeceksin; onların hayat yükünü bir nebze hafifletmeye çaba göstereceksin.
Bunu yaparken Türk mü, yoksa Hindu mu, Yamyam mı diye sormayacaksın. Çünkü insan, galiplerin hasbelkader çizdiği sınırlara sığmayacak kadar kıymetli bir hazinedir.Dahili ve harici bedhahlarla etrafın çevrili olabilir. Sen şerri bahane etmeyecek, hayırhahlığını ilelebet muhafaza ve müdafaa edeceksin. Zira kötülük, esarettir. Manevi istiklalini ve manevi hürriyetini ancak insan olmakla kazanabilirsin.
Düşman bütün tersanelerine girmişse, vazifeye atılmadan önce düşüneceksin. Önce, düşman mı diye soracaksın. (Çünkü bugün düşman olan yarın dost olabilir.) Sonra onu kendine düşman etmek için ne hata yaptığını düşüneceksin. (Çünkü düşmanlık, herkes için ağır bir yüktür.) Gönlünü kazanmayı deneyeceksin. Tersaneyi beraber işletmeyi teklif edeceksin. (Öylesi her ikiniz için daha kazançlı olabilir.)
Sonuç alamasan, bir tersane uğruna düşman olmaya değer mi diye bir kere daha kendine soracaksın. Bunları yapabilirsen, inan, dünyanın tüm tersaneleri senin olur. Tüm ordular sana boyun eğer. Tüm kalelerini terkedecek gücü ve güveni kendinde bulursun.
Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar sana "düşünmeyeceksin!" diyebilirler. Kendi çorak ve bencil emellerine seni muhafız ve müdafi yapmak isteyebilirler. Kuşaklardan beri süren iktidarlarını bir gün daha korumak için senin damarlarındaki kanı talep edebilirler. Memleketin bütün tepeleri kan ve intikam bayraklarıyla donatılmış, bütün mektepleri zaptedilmiş, bütün mahkemeleri elde edilmiş, bütün gazete köşeleri bilfiil müstevlilere terkedilmiş olabilir.Millet, cehalet ve propaganda içinde serseme dönmüş olabilir.
Ey insan evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, insan olduğunu unutmamaktır. Muhtaç olduğun kudret tanrı vergisi olan vicdanında ve her gün çalışarak geliştireceğin aklında mevcuttur.
Eveeet.. İşte okudunuz
AKP nin açılım icraatlarına çanak tutan,savcılardan önce haberler ellerine sızdırılan,çatısında sayısız bilmem ne çocuğu barındıran,iktidarın hizmetinde her türlü pisliği gazetecilik adına yapan,çeşitli milletlerden oluşmuş bir paçavra parçası ve hiç alakası olmadığı halde durduk yerde milletin biryerlerini kaşımak ve kaldırmak adına, Sevan Nişanyan diye bir ermeni Atatürk'ün Gençliğe Hitabesini Böyle değiştirmiş.
Ulan şerefsiz, Türk Milletinin Ulu Önderi Mustafa Kemal ATATÜRK' ün tarihe malolmuş sözlerini değiştirmek sanamı kalmış.
İşte böyle sayın okurlar,bunlar ve bu günkü siyasetin içindekilerin bazılarının dedeleri,Ülkemiz işgal altında iken,yunanlılar,ingilizler ,fransızlar, velhasıl bütün işgal güçleriyle beraber,bugün olduğu gibi Mehmetçiğimize silah sıkan vatan hainleriydi..
Buradaki gaye,bilindiği gibi ülkeyi parçalamak,doksan sene önce başaramadıkları hayali gerçekleştirmek.Orduyu yıpratmak..
İrtica ile mücadele, Cumhuriyet tarihinde,nezamandanberi suç olduda bizim haberimiz yok.
Fethullah denilen herifle mücadeleye men kanunu nezamandanberi yasalara yerleşti..
Biz Türk Milleti Şu anda suç sayılan,Atatürk İnkilap ve İlkelerini tabiki ebediyete kadar koruyacağız, birkaç kendini bilmez satılmış şerefsizin tekelinde değil TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Mustafa Öztürk

Efe Aydal'ın Yorumu.

Link: Efe AYDAL: Taraf Gençliğe Hitabe Değişsin Demiş

Efe Aydal'a Teşekkür Ederiz.
GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !
Sofralarımızdaki Yiyeceklerin Ne Olduğunu bilenimiz Varmı..
Gelecekte İnsanlığı hangi Tehlikeler bekliyor..
Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar / Genetically Modified Organisms (GDO/GMO)

Son yılların en gözde tartışmalarından biri genetik olarak değişikliğe uğratılmış organizmalar üzerinedir.
Kısa adıyla GMO ya da GDO
(Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar)
Genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni
organizmalardır.
Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta.
Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO, uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle "GM" veya "GMO" olarak geçen "Genetically Modified Organism"in Türkçe karşılığı. GDO'nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor. Bu yazıda kastedilen GDO'nun tarifi şu: "Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma."Yani halkın tabiriyle Frankenstein Ürünler.

Salatanıza doğradığınız domatesin, domates dışında genlere de sahip olabileceğini hiç düşündünüz mü? Örneğin balık genine... Sadece domates yediğinizi düşünürken, aslında balık geni aktarılmış, gen mühendisleri tarafından yaratılmış, yepyeni bir ürün tüketiyor olabilirsiniz. Balık ve domates genleri arasındaki ilgiyi kuramadıysanız eğer, GDO yani genetiği değiştirilmiş organizmaların ne anlama geldiğini de bilmiyorsunuz demektir. Oysa GDO lu ürünler market raflarında ve mutfaklarımızdaki yerini çoktan almış durumda. Bugün dünyanın hemen her yerinde, GDO lara yönelik ciddi tartışmalar sürüyor. Yeşil devrim olarak da adlandırılan bu süreci savunan ABD gibi ülkeler, GDO ların dünya açlığını önlemenin tek yolu olduğunu savunuyor. GDO lu ürünleri "frankeştayn gıda" olarak tanımlayan GDO ya karşıtları ise doğal yaşamın çok uluslu şirketlerce patent altına alınarak, güney ülkelerinin ve tarım nüfusunun sömürüye açık hale getirildiğini belirtiyorlar. Yasal prosedür yaşanan gelişmeleri aynı hızda takip edemese de, ülkemizde de genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların ekimi, satışı ve ithali konuları, GDO lu tohum ithal eden ve üretme talebinde bulunan şirketlerin, tarım bakanlığının, GDO ya hayır diyen sivil toplum kuruluşlarının ve akademisyenlerin gündeminde. GDO lu tarımın yüzde 99 u ABD de Genetik teknolojisi her geçen gün hızla ilerlemeye devam ediyor. İnsan kopyalamanın bile mümkün olabileceğini bildiğimiz bir dönemde, canlı organizmalara, kendi doğasında bulunmayan başka bir karakter kazandırma yoluyla, farklı bir organizma elde etmek, pek çok insan tarafından normal karşılanabiliyor. Biyoteknolojik yöntemlerle, kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara genel olarak GDO ya da "transgenik ürünler" adı veriliyor. Transgenik bitkilerin tarla denemelerine ilk olarak 1985 yılında başlanmış olsa da, üretime geçilmesi 1996 yı bulmuş. Halen yapılmakta olan GDO lu tarımın yüzde 99 u ABD, Kanada, Arjantin ve Çin de gerçekleşiyor. GDO lu ürünlerin başında mısır, patates, soya, buğday, pamuk, domates, pirinç ve bazı balık türleri geliyor. Şu ana kadar, dünyada ekili alanların 67 milyon hektardan fazlasında GDO lu tarım yapılmış. GDO açlığa çözüm mü? ABD başta olmak üzere, GDO lu tarımın yaygınlaşmasını destekleyen ülkeler ve GDO lu tohum üretimi yapan uluslararası şirketler, transgenik tarımın dünyanın hızla artan nüfusunun açlık problemine çözüm olacağı gerekçesiyle savunuyor. Yeşil devrim olarak da adlandırılan bu süreci savunan ABD Başkanı George W. Bush "Dünyanın çok büyük bir kısmı açtır. Genetik olarak değiştirilmiş bitkiler; yüksek verimli, hastalıklara dayanıklı üretimi doğururlar. Dolayısıyla dünyanın açlığını önlemenin tek yolu, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların üretimini gerçekleştirmektir" sözleriyle, geleneksel tarımın olumsuzluklarına karşı, genetik tarımı destekliyor. GDO lu tohum üreten şirketlerse, genetik yapısıyla oynanarak oluşturulan yeni tohumların, her türlü böcek ve ot ilacına karşı dirençli hale getirildiğini, bu şekilde tarımda verimlilik artışı sağlanacağını söylüyorlar. Çoğu çevrebilimci ise, üçüncü dünya ülkelerindeki açlık sorunun, üretim potansiyelindeki eksikliklerden değil, üretimin dağıtımının adil olmayışından kaynaklandığını vurguluyor. GDO ya karşı dünya çapında örgütlenen sivil toplum kuruluşları da, GDO nun açlığa çözüm olmadığı, aksine doğal yaşamın çok uluslu şirketlerce patent altına alınarak, güney ülkelerinin ve tarım nüfusunun sömürüye açık hale getirildiğini savunuyor.Frankeştayn gıdaların sağlığa zararı var mı? Farklı gen türlerinin karıştırılması yoluyla elde edilen yeni organizmalar, GDO karşıtlarınca, "frankeştayn gıda" olarak tanımlanıyor. GDO lar konusundaki en yoğun tartışmalardan biri de, genetik teknolojiyle üretilen gıdaların, insan sağlığı üzerindeki etkileri. Üretici firmalar bu konuda çok net konuşmasalar da, GDO karşıtları, GDO nun insan sağlığını tehdit ettiğine dair üç temel tez ortaya koyuyor: Bunların başında, GDO lu gıdaların, antibiyotiğe karşı önceden dirençli olarak geliştirilmiş olması geliyor. Gen teknolojisi sürecinde, her hangi bir canlı organizmanın içine, bir başka canlının gen yapısına yerleştirilme sürecinde, o genin korunması için antibiyotik kullanılıyor. Dolayısıyla, zincirdeki son halka olan insan, bunu yediği zaman ister istemez antibiyotik almış oluyor. Böylece, sonradan bir hastalıkla karşılaşan bünye, antibiyotiğe karşı bağışıklık kazanmış oluyor. Farklı organizmaların genlerinin birbirine eklendiği süreçte, alerjik etkiler de ortaya çıkabiliyor. Örneğin, fındığa karşı bir alerjisi olan bir metabolizma, farkında olmadan fındık geni aktarılmış patates yediği bir durumda, bünye alerjik reaksiyon gösteriyor. GDO lu ürünlerin hemen hemen yüzde 70ine yakını, kuraklığa ve böceğe dayanıklılık sağlanması amacıyla, böcek ilacı içerdiğini belirten GDO karşıtları, böcek zehri aktarılmış bir mısırı yiyen bünyede toksik etkiler ortaya çıkabileceğini söylüyor. GDO savunucuları, GDO nun insan sağılığına yaptığı olumsuz etkileri kabul etmiyorlar ancak, kesinlikle zararsızdır gibi net bir ifade kullanmaktan da kaçınıyorlar.

Devamını okuyun...>>
Ayakta İşemek Yasaktır..

Artık ayakta işemek yok..
Yasak..
Neymiş?
Artık oturarak işenecekmiş..
Tamam işeriz..
Ordu Valisi kolları sıvamış..
İşe camilerden başlamış..
İtikadımıza aykırıdır, mekruhtur diyerek cami tuvaletlerindeki pisuvarları söktürmüş..


Çiş yapan..Çömecek..
Çömmezse?Yapmayacak..
Camilerden sonra okullar, resmi daireler falan derken uygulama hızla yayılır..
Vali Kaban’ın öncülüğünde bütün Türkiye gün gelir o işi çömerek yapar!
Önemli bir sorundu, sağolsun Vali hallediyor..
*Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi prof. Dr. Hakkı Ünal; "Pisuvarlar daha hijyendir.

Önemli olan budur. Din buna karşı değildir." demiş..
Olsun..

Amaç o değil ki, hijyen teferruat, önemli olan yaşam tarzının dizayn edilmesi..
Kenefte bile..

Yakında umuma açık tuvaletlerin kapısında şöyle bir yazı görürseniz şaşırmayın.. ‘
İslam’a uygundur..
Nasıl?

Pisuvar yok..
Yakında pisuvarlı tuvalet-pisuvarsız tuvalet ayrımı başlarsa şaşırmayın..
Mesela içkili lokantanınki pisuvarlı, içki satmayanlarınki kuburlu..
Büyük idrar konusunda ayrım var zaten..

Alafrangacılar, alaturkacılar gibi..
Oturarak yapanlarla..Çömelerek yapanlar..
Şimdi sıra çişte!









Devamını okuyun...>>
Bedava..
Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.

Orhan Veli Kanık


Allah Yürü Ya Kulum Demesin Bir Kere..

ALLAHü teala ''Zenginliği istediğime ilmi isteyene veririm'' diyor.
Ama İlmide, Zenginliğide zorla alanlar varsa... ne olacak şimdi?
Meclis çatısı altında toplanmış kişiler ve aileleri ,Allah'ın zenginlik vermek istediği hep aynı kişilermi olacak..
9 Milyar aylık yetmiyor diye ağlayan zavallı Milletvekilleri,Allah cezamızı versin, neredende seçildik diye dövünüp duruyorlar.
Milletde Onları, cezalandırırcasına ikinci dönem yine seçiyor,niye, Aziz Nesinin dediği gibi, hani yüzde bilmem kaçı aptal olan millet meselesi,adam gerçekten haklıymış, yalnız az söylemiş.
Bence daha çok çok üstünde..
Neyse Konumuza dönelim, şu yürü ya kulum veya zenginliği istediğime veririm meselesine..
Bakın Allah'ın zengin olmasını istediği kişiler kimler,birkaç örnek.
AKP’li bakanların çocukları, AKP’nin iktidara geldiği 18 Kasım 2002’den bugüne kadar kurdukları 18 şirketle milyon dolarlık kazançlar elde ettiler.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Faruz Nafiz Özak ile eski Orman Bakanı Osman Pepe’nin çocuklarının da aralarında bulunduğu bakan çocukları, gelinleri ve birinci derece yakınları, AKP iktidarı döneminde zenginler kervanına katıldı. AKP’nin iktidar olduğu 18 Kasım 2002 tarihinden bugüne dek limited ya da anonim olmak üzere toplam 18 şirket kurarak genç yaşta zengin olan “kabine çocukları”, her gün yeni bir şirkete daha ortak olduklarının belirlenmesiyle gündeme geliyor. Kabine çocuklarının en dikkat çeken ortak özellikleri ise AKP’nin iktidara geldiği tarihten önce hiçbir ticari faaliyetlerinin bulunmaması.
Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan: Cihan Kamer’in şirketi Atagold’un ortağı. Maye Dış Ticaret Limited Şirketi’nin yüzde 25 ortağı. ABD’li makyaj mazlemesi üreticisi Bellapierre Cosmetics ürünlerini Türkiye’de satıyor. Bilal Erdoğan’ın ABD’nin Maryland eyaleti College Park’ta 261 bin 500 dolara aldığı bir evi bulunuyor.
Başbakan Erdoğan’ın oğlu Burak Erdoğan: 2007 yılında MB Denizcilik şirketini kurdu. Şirket kurulduktan 18 gün sonra 4 bin 495 dwt tonluk “Safran 1” adlı “gemicik” 2 milyon 350 bin dolara satın alındı. Burak Erdoğan daha önce amcası Mustafa Erdoğan ve eşi Sema Ketenci’nin babası Osman Ketenci’yle birlikte Turkuvaz adlı bir şirket kurmuştu. Bu şirketin adı 2006’da Bumerz Denizcilik olarak değiştirildi. Bumerz’de Burak Erdoğan, amcası Mustafa Erdoğan ve Başbakan’ın eniştesi Ziya İlgen’le de ortak.
Başbakan Erdoğan’ın gelini Sema Erdoğan: Atagold şirketinin yüzde 25 ortağı. Şirketin diğer ortakları arasında, Başbakan Erdoğan’ın küçük oğlu Bilal Erdoğan ve Cihan Kamer’in çocukları bulunuyor.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün oğluna stand kıyağı: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 16 yaşındaki oğlu Mehmet Emre Gül, internet ortamında elektronik eşyalardan, mobilya ve kitaba kadar farklı ürünler tanıtan 15 bin YTL sermayeli bir şirket kurmuştu. Gül’ün Ankara’daki iki alışveriş merkezinde mısır satılması işine girdiği ortaya çıkmıştı. Gül, son olarak babasının Suudi Arabistan’a yaptığı resmi ziyarete katılmış, Türk ve Suudi işadamlarının buluştuğu yemekte yerini almıştı.
Bayındırlık ve İskân Bakanı Faruz Nafız Özak’ın oğlu Mehmet Akif Özak: 22 Ağustos 2007’de Öztok Gıda İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’ni kurdu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün oğlunu “örnek” alan oğul Özak, Maleyza kökenli Daily Fresh markasını Türkiye’ye getiren Taze Mısır Gıda Dış Ticaret Şirketi’nden bayilik alarak ticari faaliyetlerini genişletti.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın çocukları: Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın 21 yaşındaki oğlu Erkan Yıldırım ve 17 yaşındaki Bahar Büşra Yıldırım da gemi sahibi olmuştu. Yıldırım’ın çocuklarının Subaru bayilikleri de bulunuyor.
Eski Orman Bakanı Osman Pepe’nin çocukları: Orman Bakanı Osman Pepe’nin çocukları İsmail (27) ve Mustafa Talha Pepe (24), Karayel Gemi İnşa ve Deniz Nakliye Sanayi Ticaret Limited Şirketi ortağı. 9 milyon YTL’lik “teşvikle” gemi sahibi oldular. Pepe’ler, 24 Eylül 2007 tarihinde Kar Gemi İnşa ve Deniz Nakliyat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ni kurdular. Bu şirketin ortakları arasında ise yine İsmail ve Mustafa Talha Pepe’nin yanı sıra bu kez Mesut Abdurrahman Pepe ile bakan Hilmi Güler’in kızı ve İsmail Pepe’nin eşi 24 yaşındaki Ayşe Şeyma yer aldı.

Unakıtan İmparatorluğu..
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın çocukları: Unakıtan’ın eşi ve çocuklarının ortağı olduğu AB Gıda AŞ, binlerce tonluk mısır ithalatından dört gün sonra vergi oranının arttırılması sayesinde yüzde 50 kazanç sağladı. AB Gıda’nın yalnızca 2005 yılının 12 aylık dönemindeki toplam satış tutarı 22 milyon 163 bin 902 YTL olarak hesaplandı. AB Gıda AŞ’nin 2005 yılı için 12 aylık dönem boyunca devlete ödediği KDV tutarı ise “sıfır” olarak kayıtlara geçti. Türkiye’deki kuş gribi salgınıyla birlikte şirket pastörize sıvı yumurta işine girdi ve Unakıtan markasıyla satışa sundu. Bir kararnameyle çocukların faaliyet alanı olan pastörize yumurtanın KDV’si de düşürüldü.
Fatma Unakıtan: AB Gıda Sanayi ve Ticaret AŞ’nin ortağı. FAB Gıda ortaklığı.
Zeynep Unakıtan: AB Gıda Sanayi ve Ticaret AŞ’nin ortağı.
Hilal Unakıtan’ın Telemobil Bilgi ve İletişim Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin yönetim kurulundan istifa etmesiyle onun yerine geçti. Zeynep Unakıtan şirketin yönetim kuruluna geçtiği tarihte devlet memuruydu. FAB Gıda ortaklığı.
Ahsen Unakıtan (Bakan Unakıtan’ın eşi): AB Gıda Sanayi ve Ticaret AŞ’nin ortağı.
Abdullah Unakıtan: Unakıtan’ın ilk şirketleri olan AB Gıda Sanayi ve Ticaret AŞ’nin ortağı. 8 Temmuz 2004’te aile dışı ortaklıklara girdi. Avek Otomotiv İnşaat Turizm Sanayi ve Ticaret Ltd. Şirketi’nin ortakları arasında yer aldı. Abdullah Unakıtan bu şirketle gıda sektöründen otomotiv sektörüne girmiş oldu. Telemobil Bilgi İletişim Hizmetleri Sanayi ve Ticaret AŞ’yi de şirketlerine eklediler. Bu yıl içerisinde Mersin Limanı özelleştirildi. Limanın 2 milyon dolarlık işletim sistemi ihalesini de limanı özelleştiren Unakıtan’ın oğlu Abdullah’ın da ortağı olduğu Telemobil şirketi aldı. Serab Gıda Sanayi Ticaret AŞ ortaklığı (Bu ortaklıktan daha sonra ayrıldı), FAB Gıda ortaklığı.
Hilal Unakıtan (Bakan Unakıtan’ın gelini): Telemobil Bilgi İletişim Hizmetleri Sanayi ve Ticaret AŞ ortağı. Serab Gıda Sanayi Ticaret AŞ ortaklığı (Bu ortaklıktan daha sonra ayrıldı).

İşte allahın sevdiği kullarını gördünüz,bunlar kesin öbür dünyadada en mükemmel şekilde yaşarlar.Eğer Allah sizi sevmiyorsa olmaz, zorlamaya kalkıpta günaha girmeyin.
Bizede Tam aksine,sizlerde ayaklarınızın üstünde durmayı öğrenmek için yürüyün ya kullarım demiş,yaşam mücadelesi verebilmek için yürüyüp duruyoruz..

M.Öztürk






Devamını okuyun...>>
AKP nin Askerleri..
40 Küsür sene önceydi hatırladığım kadarıyla,Süleymaniye Cami'inin arka sokaklarında,Ramazan ayında vatandaşın biri gizlice köfte ekmek yerken ,kendini bilmez birkaç şerefsiz tarafından feci şekilde dövülmüştü,bu olay Türkiyenin her tarafında duyulmuş,nefretle kınanmıştı, belki hastadır şekeri vardır yiyebilir. sonra herkes oruç tutmak mecburiyetindemi size ne,hayır olmaz illede tutacak, yermisin,yemezmisin Öldüresiye dayak.. daha sonra öğreniliyorki adamcağız gayrımüslim... Eh. biz Türkler islamiyeti Ennn.. iyi bilen ve uygulayan!! toplum olarak oruç zamanı nasıl davranılacağını bilmem kaç kere tescil ettirmişizdir..böyle şeyleri yapanlar eskiden lanetlenirdi, bakın şimdiki durum ne vaziyette..

Geçenlerde Metrobüste Herkesin Gözü Önünde Enteresan Bir Olay Oluyor.

Burası Sevişme Yeri Değil..


Aşağıdaki mektubu, sizi de en az benim kadar sinirlendireceğini umarak aynen yayımlıyorum: 20 Mayıs Çarşamba günü saat 17.00 civarında Köprü durağından Söğütlüçeşme istikametine giden metrobüse bindim. Metrobüs şoförü iki durak sonra binip ön koltuğa oturan ve daha sonra bir başka şoför olduğunu anladığım biriyle konuşuyordu. Söğütlüçeşme’ye girmek üzereyken şoför kontağı kapattı ve hışımla arkaya doğru gitti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, şoförün, lise çağlarında, yanında kız arkadaşıyla oturan bir gence “Burası sevişme yeri değil” diye bağırarak tokadı yapıştırdığını gördüm. Doğal olarak yerimden kalkarak olaya müdahale ettim: “Birine tokat atamazsın. Buna hakkın yok!” Kameradan izliyorlarmış! Çocukların yanına giderek avukat olduğumu, şoförü hem savcılığa hem de İETT’ye şikâyet edebileceklerini söyledim. Yolcular şoföre tepki göstermeye başlayınca şoförle yolculuk sırasında sohbet eden diğer şoför gelerek, “Şoförün dikkatini dağıtıyorlardı” dedi. Durum anlaşıldı. İki şoför, işi gücü bırakmış, metrobüste bulunan kameradan gençleri izliyorlarmış. Bu yetmezmiş gibi araç kullandığını unutup, bir de yanındaki bir başka şoför arkadaşıyla gençlerin dedikodusunu yapıyormuş. Ne yapıyordu bu gençler? Genç erkek, sevgilisinin omzuna başını yaslamış. Ve belli ki birbirlerine sevgilerini anlatıyorlardı. Gençlerin birbirlerini sevmesine tahammülsüzlüğün, düşmanlığın kaynağı ne? Bizim vergilerimizle maaşı ödenen bu şoför, kontak kapatıp bir genç çocuğun yüzüne tokat yapıştırma meşruiyetini nereden alıyor? Ahlak zabıtalığına soyunmak AKP’li belediyenin “ahlak zabıtalığına” soyunan bu şoförün aklına, azaltılan metrobüs sayısıyla kucak kucağa metrobüslere tıkıştırılan, günde onlarca taciz vakıasının yaşandığı metrobüslerde halkın insanca ulaşım hakkı için kontak kapatmak geldi mi hiç? Ya da belediyelerde taşeron çalıştırma, güvencesizleştirme, sendikal baskılar yaygınlaşırken hizmet üretiminden gelen gücünü kullanmayı hiç düşündü mü? Tartışma hararetlendi, metrobüs saat 17.15’te Söğütlüçeşme’ye, son durağına yanaştı. Metrobüste bulunan herkes, olayın mağduru çocuklarla birlikte şikâyet edecek merci aradık. Bir polis ya da bir görevli yok mu derken, şoför metrobüsü çalıştırıp son hızla son duraktan kaçtı. Kaçarken de durdurmak isteyen olaya tanık yolculardan birinin kolunu yaraladı. Biz yine hep birlikte şikâyet edecek bir görevli aradık ve bulduk. Görevli kaçan metrobüs şoförünü tespit etmek yerinde çocuklara nasihat verdi: “Şoförü plaka numarasından bulamazsınız, metrobüsün yanında yazan numara lazım, karakola gitmeyin, siz haksız çıkarsınız, iett.gov.tr’den şikâyet edin”. Bu sözler üzerine, yine duruma müdahale etmek zorunda kaldım, “Mutlaka savcılığa şikâyet edin. Ayrıca İETT’ye şikâyette bulunun. Bunlar üstünü kapatırlar.” Olaya tanık olmak için telefon numaralarımızı verdik, yolculardan biri cep telefonuyla tartışmaları çekti. Ancak umutsuzum. Muhtemelen 18 yaşından küçük bu iki genç şikâyetçi olmaktan çekinecekler. Ahlak ve namus terörü! Metrobüsün şoförü, yolcu olarak binen ikinci şoför, son durakta yetkili olan kişi... Üçü de İETT görevlisi. Biri fail, diğerleri failden yana, olayın üstünü kapatmak için uğraşıyor. Kim topladı bunları İETT’ye? 1994’ten bu yana 15 yılda, belediyeye ait sosyal tesislerden otobüs şoförlerine kadar yaşanan değişim kimin eseri? Daha da önemlisi 15 yılda kökleşen kadroların ve zihniyetin estirdiği “ahlak” ve “namus” terörü karşısında yaşanan suskunluk, “Polise giderseniz haksız çıkarsınız” tehdidiyle, yani devletin kolluk güçleriyle teminat altına alınırken, bu tokadı münferit olarak değerlendirmek mümkün mü? Metrobüs şoförünün attığı tokat aslında o gençlere değil hepimizedir ve bizi bir an önce “uyandırması” gerekmektedir.


Oya Ersoy, Halkevleri Genel Sekreteri 'nden alıntı..


İşte İktidarın ülkeyi getirdiği duruma bakın, her kesimde kadrolaşıp, Faşizan, göya müsümanlık taslayan, en fazla imam hatipli olabilme özelliği olan, gerizekalı kafa yapılıların ortaya koyduğu başlangıç tablosu..şimdilik bu.. ileride günü gelince ,Türkiyenin Gündüzüde gece olunca,bu günler hatıra olarak kalacak zihinlerimizde..

Cüppeli şöförler ,Öğretmenler,Pilotlar,Parlemento,artık aklınıza gelen ne kadar devlet makamı varsa , simsiyah bir toplum..bu ülkede insanlar birbirini kesecekler,böyle idare şekillerinin akabinde bu gibi olaylar geçmişde çok görüldü. Bu kadrolu şöför denilen pezevenk'e bu cesareti veren kim? kim olacak şimdiki yasalar,adam allah için dövdüm burası müslüman bir ülke dese, içeri alacak merci varmı ülkede? tabiki YOK.
O adi şerefsiz şöförü adaleti olan bir ülkede ömürboyu tıkacaksın içeri ki,bütün zaman yalakalarına örnek olsun.. i..e sen önüne baksana,yolcuların canı senden sorumlu, elalemin namusunu korumak sanamı kaldı? senin görevin aynadan yolcu dikizlemek değilki, eğer öyleyse sen daha ahlaksızsın.. Birde, Türkiyede sapıkların gittikçe ürediğinden haberin yokmu,eskiden beri belediye şöförü isen bilmen lazım, ayakta yolculara tacizi meslek haline getirmiş sapıklar.. onlara müdahele edebildinmi hiç,edemezsinde, adamların mesleği bu.. müdaheleye kalkışsan ,hele tokat atma falan,sana orada herkesin önünde tecavüz ederler değilmi ..iki genç birbirinin omuzuna yaslanmış ne var bunda, senin kızında başka otobüste sarmaş dolaş belki ,birşey demeğe hakkı varmı kimsenin ,siz Allahın namus bekçilerimisiniz,yoksa şeriat bekçiliğine soyunan köpeklermi..
Birde merak ettim, sizi yetiştirirken hangi gübreyi kullanıyorlar acaba?

M.Öztürk





Devamını okuyun...>>
TÜRKAN SAYLAN'IN ANNESİ HIRISTİYANMIYDI....



Bilmiyorum hırıstiyanda olabilir,müslümanda,islamiyet için bu çokda önemli değildir, gerçek müslümanlar bunu iyi bilir, annesinin islamiyeti seçtiğini hırıstiyan alemi biliyor, fakat bizim müslüman görünen hırıstiyanlar islamiyeti bilmedikleri için,daha doğrusu çıkar meseleleriyle uğraşmaktan KURAN 'ı okumadıkları için bilmeyebilir.
Diyelimki hırıstiyan idi size ne? yargılamak sizemi düştü,siz Allaha ortakmı koşuyorsunuz kendinizi. Bilim için uğraşmış olması yeterli ,tabi bu gericiler için geçerli olmayabilir,çünkü onlar Kuran okumaktan acizler veya hem türkçe ,hemde arapça öğrenme kabiliyetleri olmadığı için bunu anlayamazlar, siz ne derseniz deyin..
Biraz araştırdım Türkan Saylan'ın annesiyle, osmanlı padişahlarının anneleri akraba çıkacak nerdeyse, geri kafalıların dediği gibiyse.. Sevinin işte!!
Alın size Osmanlı Padişahlarının Annelerinin gerçek isimlerini...


OSMANLI PADİŞAHLARININ ÇOĞUNUN ANASI HIRİSTİYAN' DI
İsterseniz bunları konuşalım biraz,mademki geriye gideceğiz,öğrenin ecdad analarının kim olduğunu...Sizinde istediğiniz böyle bir yaşam ,her ülkeden bir tane KARI öyle değilmi..



Ne demek istediğimi daha açayım mı? Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Türkan Saylan'ı kötü göstermek için onun anasının Hıristiyan olduğunu yazan böcekgillerden söz ediyorum. Bu cahil kesimi hiç mi bilmiyor ki Osmanlı İmparatorluğu'nu yaratan padişahların çoğunun anası Hıristiyan kökenli idi... Osmanlı Beyliği'ni kuran Osman Bey'den sonraki ikinci bey olan Orhan'ın birincil eşi Nilüfer Hatun, bir Rum kızı idi ve Hıristiyan idi. Büyük padişahlardan 1. Murad'ın bu 'Padişah Anası' için şimdiki yobazlar lanet hikayeleri mi yazacaklar acaba?1. Murad'ın da 2'si Rum, 1'i Bulgar 3 Hıristiyan kökenli eşi vardı.Ya Sırp Kıralı 1. Lazar'ın kızı Despina'ya ne diyecek bizim yobazlar? O Hıristiyan kızı da Yıldırım Bayezid'in nikahlı eşidir... Bu padişahın ayrıca İspanyol, Rum, Macar, Bulgar kökenli yani Hıristiyan inançtan gelme başka karıları da vardı.Osmanlı tarihçisi Peçevi; Fatih Sultan Mehmed'in annesinin de Fransız kökenli bir cariye olduğunu; 2. Murat'tan hamile kalınca Müslümanlığa geçtiğini yazar. 2. Murat'ın başka Hıristiyan karıları da vardır. Fatih'in eşi olup Cem Sultan'ı doğuran Çiçek Hatun da Hıristiyan kökenliydi...Büyük padişah Yavuz Sultan Selim'in anası Gülbahar Hatun da Trabzonlu bir Hıristiyan Rum idi... Aynı biçimde Kanuni Sultan Süleyman'ın anası olan Hafsa Hatun da Hıristiyan bir aileden gelmişti...Eğer diğer Hıristiyan padişah analarını öğrenmek isteyen varsa; lütfen Necdet Sakaoğlu'nun özenli çalışması olan 'Osmanoğullarının Ünlü Kadın Sultanları' isimli kitabı bir incelesinler...Aslında incelemesinler. Çünkü Hatice Sultan'ın sahilsaraylarda Alman asıllı Fransız ressam-mimar Melling'le yaşadığı aşkı da görürler.
Ve koskoca Osmanlı torunu bir kadının, elin Gavur'u (!) ile yaşadığı aşkı görürler de moralleri çok bozulur...

Gelelim meşhur Hürrem'e...
Hürrem Sultan, (1506 - 1558) I. Süleyman'ın eşi, üçü ölmüş beş şehzade ve bir sultanın öz anası.

Ukrayna'da oturan Polonyalı Ortodoks bir ailede doğan Hürrem Sultan'ın asıl adı Roxelanne'dı (Anastasiya Lisowska). Güzelliği nedeniyle küçük yaşta 1520 tarihinde bugünkü Ukrayna sınırları içinde bulunan Rohatyn şehrinden kaçırılmıştır. (Bölge 1184-1939 yılları arasında Polonya Krallığı sınırları içersinde bulunuyordu. Daha sonra Kırım Hanı tarafından Osmanlı sarayına sunulan Hürrem Sultan, sarayda özel bir eğitim gördü. Güzelliği, zekası ve becerisi ile padişahın dikkatini çekmeyi bildi. Harem kadınları ve saray ileri gelenleri arasında da kendine yer edindi.
Hürrem Sultan saraya geldiğinde Kanuni'nin cariyelerinden biri olan Mahidevran Sultan'dan Mustafa isimli bir oğlu vardı. Mustafa zamanla çok sevilen bir şehzade haline geldi. Mustafa'nın Kanuni'den sonra padişah olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Bu da Mahidevran Sultan'ın Valide Sultan olacağı anlamına geliyordu. Oysa Hürrem Sultan her bakımdan Mahidevran Sultan'ın önüne geçti ve Kanuni'nin güven ve sevgisini kazanarak onun nikahlı eşi oldu. Bazı kaynaklar çeşitli entrikalar uygulayarak 16. yüzyıl Osmanlı tarihini olumsuz yönde etkilediği iddia ederler. Kızı Mihrimah Sultan Vezir-i Azam Rüstem Paşa ile evlendirerek Vezir-i Azam'la bir ittifak oluşturdu. Kanuni, yeniçeriler tarafından çok sevilen oğlu Mustafa'yı kendisini tahttan indirmeyi planladığı inancıyla öldürttü. Hürrem Sultan'ın Kanuni'yi bu kararda etkilediği inancı yaygındır. Şehzade Mustafa'nın öldürülmesinden sonra Mahidevran Sultan iyice gözden düştü. Yaşamının büyük bir bölümünü fakir olarak oğlunun mezarının bulunduğu Bursa'da geçirdi. Ancak Hürrem Sultan'ın ölmesinden sonra Hürrem Sultan'ın oğlu padişah II. Selim Mahidevran Sultan'a maaş bağlattı ve oğlu Mustafa'nın türbesini yaptırttı.
Devlet yönetiminde etkili olan Hürrem Sultan, İran savaşını destekledi. Ruslar ve Lehlerle barış içinde yaşanılmasını sağladı. Bu dönemde Ruslar Kazan ve Astrahan Hanlıklarına hakim olup doğuya doğru yayılmaya başladılar. Tüm bunlara rağmen, eşi Kanuni Sultan Süleyman'dan önce 52 yaşındayken öldü ve oğlu II. Selim'in tahta çıkışını göremedi.Cenazesi İstanbul'da Süleymaniye Camii haziresindeki Hürrem Sultan Türbesi'ne gömüldü. Anlatabildimmi acaba..
Şimdi, yobaz takımına yeniden soruyorum: Osmanlı İmparatorluğu'nu kuranların, yükseltenlerin anaları ve eşleri Hıristiyan kökenli... Şimdi siz Fatih'i; Yavuz'u, Kanuni'yi de 'anası Hıristiyan!' diye aforoz mu edeceksiniz?1400 yılı bulan İslam uygarlığında bizim şu yobaz takımı gibi önyargılı bir ekip daha görülmemiştir. Çünkü bunlar; cehaleti ilim ve iman sanan tiplerdir.

Şimdi bu padişah karılarının cenaze namazlarını kim kıldırdı,yoksa şimdiki gibi kılmayız,kıldırmayızmı dediler, tabi o zaman bunu demek için g..t isterdi ,
aynı zamanda kelle giderdi.. Şeriat ya!.. Ne diyorsunuz vakit falan filan müslümanları?? Haa onlarınki hangi kitaba göre uydurulduysa , Sn.Saylan'ınki haydi haydi olmuştur.. çünkü ben hiç eserleriyle anılan Prof. Padişah karısı görmedim duymadım, Oturdumu??
Şu anda osmanlı sülalesinden kaç kişi vatikana bağlı kiliselerde çalışıyor araştırdınızmı hiç , çünkü onlar annelerini seviyorlardı...Çoğu aslına döndü

Aynen sizin döndüğünüz gibi....

Gelelim Şu Hıristiyan olan Padişah Torunlarına

MALTA'da yaşayan bir tarihçi, Cem Sultan'ın 17. göbekten torunu olduğunu iddia ediyor. George Alexander Said-Zammit adındaki bu tarihçi, iddiasını belgelemek için arşivlerde asırlar öncesinin belgelerini arıyor, buldukları arasında bağlantılar kurmaya çalışıyor ve bütün bu çalışmalarını bir kitapta toplayıp kendisinin ve ailesinin Cem Sultan'ın soyundan geldiğini ispata uğraşıyor.George Alexander Said-Zammit'i bu sonuca götüren olaylar, şöyle cereyan etmiş:Hayatını 1495 Şubat'ında Napoli'de noktalayan Cem Sultan'ın üç oğluyla iki kızı vardı. Çocuklarından ikisi küçük yaşta öldüler. Büyük oğlu Oğuz Han babası sürgüne giderken İstanbul'da kalmıştı ve 1483 Şubat'ında daha dokuz yaşındayken ‘‘nizám-ı álem için’’, yani devletin başına bir iş açmaması maksadıyla amcası İkinci Bayezid tarafından boğduruldu. Cem'in diğer kızı Gevher Melike ise 1505'te öldü.Cem'in hayatta tek bir oğlu kalmıştı: Şehzade Murad... Babasının sürgünü sırasında Rodos'a gidip yerleşti ve Maria Concetta Doria adında bir İtalyan kadınla evlendi. Rodos Şövalyeleri'nin ve Vatikan'ın ısrarlarına dayanamadı, Müslümanlık'tan çıkıp Hristiyan oldu, vaftiz edildi ve ‘‘Pierre’’ adını aldı. Papa 6. Alexander, Pierre'i ‘‘Prens’’ yaptı, Napoli Kralı bir başka asalet unvanı, Roma Senatosu da ‘‘vatandaşlık’’ verdi. Bir zamanların ‘‘Şehzade Murad’’ı olan Prens Pierre, Rodos'ta çoluk-çocuğa karıştı ve Kanuni Süleyman'ın adayı fethetmesine kadar burada yaşadı. Ama Rodos'un 1522 kışında Türkler'in eline geçmesinden hemen sonra, 27 Aralık günü boğduruldu. İdamında 48 yaşındaydı.Türk tarihleri, Cem Sultan'ın oğlu Murad'ın ‘‘Cem’’ adındaki çocuğuyla beraber idam edildiğini yazarken Malta, Rodos ve Vatikan arşivleri küçük Cem'in öldürülmediğini, Nicola ismini aldığını, Malta'ya yerleştiğini ve 1536'daki ölümüne kadar burada yaşadığını söylüyorlar.Cem Sultan'ın torunu olduğunu iddia eden George Alexander Said-Zammit, ailesinin işte bu Prens Pierre'in oğlu Nicola'nın soyundan geldiğini söylüyor. Cem'in çocuklarının aile ismi olarak ‘‘Saytus’’u seçtiklerini, ‘‘Saytus’’un zamanla ‘‘Sait’’, ‘‘Sayd’’ ve nihayet ‘‘Said’’ olduğunu anlatıyor. İşin çok daha ilginç olan tarafı ise şu: Malta arşivlerinde Cem Sultan'ın oralarda ‘‘Nicola Saytus’’ diye bilinen torunu küçük Cem'le ilgili belgeler bulunuyor ve bu belgelerden Nicola Saytus'un 1530'larda hayatta olduğu anlaşılıyor.George Alexander Said-Zammit, geçen sene Osmanoğlu ailesinin yani Osmanlı Hanedanı'nın New York'ta yaşayan reisi Şehzade Osman Ertuğrul Efendi ile temas kurdu ve aile tarafından ‘‘tanınma’’ istedi. Şehzade Osman Ertuğrul Efendi, iddianın doğru olabileceğini kabul ettiğini söyledi ama Osmanoğlu ailesinin Said ailesini ‘‘tanıması’’ konusunda titiz davrandı. ‘‘Sizi bir ‘Osmanlı Şehzadesi' olarak kabul edemem. Zira, büyük dedeleriniz Papa'nın verdiği ‘Prens' unvanını kabul ettiklerine ve bu unvanı birkaç nesil boyunca kullandıklarına göre artık ‘Osmanlı' değil, ‘Papalık Prensi' sayılırsınız’’ dedi.İşte, Cem Sultan'ın ve soyundan gelenleri bir türlü bırakmayan garip kaderin bir başka örneği...
Cem sultanın Zürriyetinden gelen ve bugün hayatta olan torunlarının torunları,Papalık hanedanı mensuplarıdır.

M.Öztürk




















Devamını okuyun...>>
Kanal 7 İşte Böyle Kuruldu..
Deniz Feneri İle Olan Bağlantılar.

Kanal 7 nasıl doğdu.


Necmettin Erbakan’ın "Bugün yapılmış olan cihadı televizyonsuz yapmanın imkânı yoktur. Bu inançla Kanal 7 için para vereceğiz" sözlerinin ardından..




Hangi ticari ve hisse devirlerine sahne oldu? Erbakan hoca ve hangi batan holdingler destek verdi.Muhafazakar televizyon son zamanlarda, Türkçe’yede dikkat etmiyordu.Diğer kanalların ana haber bültenlerinde olduğu gibi, haber bültenleri ve programlarında uydurukça Türkçe olan " olanak, kanıt, yanıt, olası, sorun, ivedi, olasılık, saptamak " gibi sosyal demokratların uydurduğu kelimelerle bültenler yapmakta sakınca görmedi.Muhafazakar kanal adete Star, Kanal D, Show, Atv gibi Kanal 7 seyircisinin seyretmek istemediği ve şikayet ettiği kanallardan farksız olmaya başlamıştı.
KANAL 7 SUNAR!Necmettin Erbakan’ın "Bugün yapılmış olan cihadı televizyonsuz yapmanın imkânı yoktur. Bu inançla Kanal 7 için para vereceğiz" sözlerinin ardından ’bağışlarla’ dünyaya gelen Kanal 7, siyasi İslam’daki yükselişler, kavgalar, parti kapatmalar ve yine yıllar içinde değişen bağış toplama yöntemleriyle bugünlere geldiKanalın öyküsü, dönemin Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 1993 yılında Milli Görüş camiasına "Televizyonu olmayan bir davanın yürümesi mümkün değildir. Bugün yapılmış olan cihadı televizyonsuz yapmanın imkânı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadar vereceğiz. Bugün, bu inançla Kanal 7 için para vereceğiz" diyerek seslenmesiyle başladı.Bu çağrı üzerine hem Türkiye, hem de Almanya’da sıkı bir bağış kampanyası başlatıldı. Kampanyada özellikle Almanya’daki gurbetçi vatandaşlarımıza ağırlık verildi. Milli Görüş’ün en sıkı hatibi Şevki Yılmaz Almanya’ya gönderildi. Bağış toplama faaliyetleri daha çok camilerde yürütülüyordu. Bağış faaliyetindeki bir diğer kilit aktör Kombassan Holding’in patronu Haşim Bayram’dı. Bayram, Almanya’da cami cami dolaşarak Kanal 7’yi kurmak üzere Yeni Dünya İletişim AŞ’nin hisse senetlerini gurbetçilere kâr payı vaadiyle satıyordu. Bayram, Kanal-7’nin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı sıfatını da taşıyordu. Toplanan bu para, Kanal-7’nin kuruluş sermayesi olacaktı. Ve Kanal 7, 8 Şubat 1993 tarihinde Ticaret Sicili gazetesinde yayımlanan bir duyuru ile hukuken dünyaya gelmiş oldu.BÜTÜN İPLER ERBAKAN’IN ELİNDEİpler, tabii ki Refah Partisi lideri Prof. Erbakan’ın elindeydi. Erbakan’ın talimatıyla sermayeler çoğu yüzde 10’luk paylar halinde olmak üzere 10 kişi arasında neredeyse eşit miktarda dağıtıldı. Hissedarların çoğu RP milletvekilleriydi. Milletvekili olmayan az sayıdaki hissedardan biri, Erbakan’ın tam güvenine sahip olan Zekeriya Karaman adındaki bir yayıncıydı. Karaman da Erbakan ve Recep Tayyip Erdoğan gibi, Nakşibendi Şeyhi Zahid Kotku’nun ruhani önderliğini yaptığı İskenderpaşa cemaatindendi. Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı ise Erbakan’ın her daim en güvenilir müttefiki olan Recai Kutan’dan başkası değildi. Bayram iş dünyası adına, Karaman da yayıncı kimliğiyle Kutan’ın yardımcılıklarını üstlenmişlerdi.ERDOĞAN BELEDİYE BAŞKANI OLUNCA Kanal 7’nin kaderinin döndüğü an, 27 Mart 1994 tarihindeki yerel seçimlerde RP’nin zaferle çıkması ve Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıydı.SHP’li Belediye Başkanı Nurettin Sözen döneminde kurulan ve 1992 yılında yayına başlayan Belediye Radyo Televizyonu (BRT), "Özel Radyo ve Televizyon Yasası"nın belediyelerin televizyon yayıncılığını yasaklaması nedeniyle yayın hayatına son vermek zorunda kalmıştı. Erdoğan, Belediye Başkanı olur olmaz, BRT’nin altyapısı ile sahip olduğu frekans, RP’nin yayın organı haline gelecek olan Kanal 7’nin işletmecisi Yeni Dünya İletişim AŞ’ye aylık 200 milyon TL’ye kiralandı.1994 seçimlerinden sonra televizyonun en büyük gelir kaynaklarından birisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve iktisadi işletmeleri tarafından verilen reklamlar ile Refah Partili ilçe belediyelerin katkıları oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1994-1997 arasında toplam 2.7 milyon dolarlık reklam ödemesinin beşte birini (481 bin dolar) Kanal 7’ye yöneltti.Şirketin bir yıl sonraki genel kurulunda Haşim Bayram yönetimden çıkarken, şirketin sermayesi 210 milyar liraya yükseltildi. Bu arada Kutan ile Karaman’ın hisseleri yükseldi.REFAH YOL’LA GELEN ALTIN DÖNEMErken genel seçimlerin yapıldığı 1995 yılı Ocak ayı sonrası Refah Partisi’nin yüzde 21.3 oy alarak Doğru Yol Partisi Refahyol hükümetini kurması, Kanal 7 için de "altın çağın" başlaması anlamına geliyordu. Kanal 7 için bu kez hükümet kaynaklı fonlar devreye girdi, örneğin Ziraat Bankası Kanal 7’ye o zamanın parasıyla 900 milyar TL’lik reklam verdi. Ziraat Bankası’nın verdiği reklamlar Atlas Nehir İletişim AŞ (Anajans) ile halen RTÜK başkanı olan Zahid Akman’ın ağabeyi Turgut Akman’ın ortağı olduğu Maya Fuarcılık Limited Şirketi üzerinden geçiriliyordu.28 ŞUBAT SONRASI VE KANAL 7’DE ÇATIRDAMA Şirketin yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapan Refah Partisi Genel Başkan yardımcılarından Recai Kutan 1993 yılında yüzde 12 olan hissesini 1994 yılında yüzde 32’ye çıkarmıştı.Refah-Yol hükümeti ve 28 Şubat süreci sonrasında hissesi yüzde 20’ye gerileyen Kutan, Refah Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldığı Ocak 1998 sonrası yapılan ilk genel toplantısında hem yönetimden hem de ortaklıktan çekildi; hisselerini Zekeriya Karaman’a devretti. Karaman, bu dönemde hep Erbakan Hoca’nın izinden yürüyordu. 1999 yılı, siyasal İslam’ın serüveninde olduğu gibi Kanal-7’de yol ayrımının başlangıcıydı. Refah’ın yerine Fazilet Partisi’nin kurulmasıyla birlikte, Erdoğan ve Gül’ün başını çektiği yenilikçiler hareketi Erbakan’dan bağımsız hareket etmeye başladı. Kanal 7’nin bu dönemde yenilikçilere yönelik haberleri, Erbakan ve çevresinde rahatsızlık yarattı. 14 Mayıs 2000 tarihinde Fazilet Partisi Kongresi’nde Abdullah Gül’ün Recai Kutan’a karşı aday olması ise herkes için tam bir kopuştu. Zekeriya Karaman, bu dönemde hep beraber hareket ettiği Mustafa Çelik ile birlikte tercihini Erbakan değil, Erdoğan’dan yana koydu. Bu döneme denk gelen Ticaret Sicili kayıtları o dönemde Kanal 7 yönetiminin ve şirketin mülkiyet yapısının ciddi sarsıntılardan geçtiğini gösteriyor.KARAMAN ŞİRKET YÖNETİMİNDE GÖZÜKMÜYOR Zekeriya Karaman ile, beraber hareket ettiği Mustafa Çelik, 31 Şubat 2000 tarihinde Kanal 7’nin yönetim kurulu üyeliklerinden ayrıldılar. Karaman Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan Genel Müdürlüğe atandı, ancak harcama yetkisine sınırlama getirildi. Uzmanlara bakılırsa, bu operasyon, Erbakan Hoca’nın Kanal 7’yi yenilikçilerin nüfuzuna düşmekten kurtarmak için yaptığı bir manevraydı. Karaman, kısa bir süre sonra Kanal 7’den tümüyle ayrıldı, hisselerini de devretti. 14 Mayıs tarihli çekişmeli Fazilet Partisi kurultayından iki hafta sonra 29 Mayıs 2000 tarihinde Kanal 7 genel kurulu yapıldı. Bu genel kurulun Ticaret Sicili’nde yayımlanan kararında, Karaman yönetimde gözükmüyor, keza hissesi de bulunmuyor.KARAMAN DÖNÜYOR, KUTAN DAVA AÇIYOR2001 yılında AKP kuruldu. Karaman, yaklaşık iki yıl sonra yeniden Kanal 7’ye döndü. 22 Mayıs 2002 tarihli Ticaret Sicili’ne göre, Karaman Kanal 7’nin yeniden Yönetim Kurulu Başkanı ve yüzde 20 hissedarı oldu. Keza, Mustafa Çelik de yönetime geri döndü. AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidar oldu ve yaklaşık 10 ay sonra yapılan genel kurulda Kanal 7’nin sermayesi 8 trilyon 100 milyara yükseltildi. O sırada Saadet Partisi Genel Başkanlığı’na gelmiş olan Recai Kutan, 2003 yılında Kanal 7’deki hisselerinin hileli yollarla elinden alınarak, buharlaştırıldığı iddiasıyla İstanbul 7. Asliye Ticaret Mahkemesi’nde Zekeriya Karaman’ı dava etti. Ancak Karaman mahkemeye Kutan’ın 1998 tarihli hisse devir yazısını göndererek kendisini savundu. Dava duruşma yapılmadan kapandı.VE KANAL 7 ALMANYA’YA AÇILIYORKanal 7, bu tarihten sonra yurtdışı operasyonlarına ağırlık verdi. Kanal 7’nin eski çalışanlarından birisi olan ve 5 yıl 10 hapis cezasına çarptırılan Mehmet Gürhan’a, Deniz Feneri e.V isimli bir yardım derneği kurduruldu. Kanal 7’nin başındaki Karaman, Türkiye’deki ortakları Mustafa Çelik, İsmail Karahan ve RTÜK Başkanı Zahid Karaman’dan oluşan "çekirdek kadro" çok sayıda şirket kurdu. Almanya’da görülen davada Deniz Feneri e.V isimli derneğin parasının büyük bölümünün, Türkiye ve Almanya’da ortak olduğu şirketlere aktarıldığı ortaya çıktı. Frankfurt’ta görülen davada milyonlarca euro’nun kuryeler aracılığı ile Zekeriya Karaman’a ulaştırıldığı da iddia edildi. Derneğin gayriresmi muhasabesinin de İstanbul’daki Kanal 7 binasındaki bilgisayarlarda bulunduğu da öne sürüldü.ALMANYA’DAN GELEN PARALAR VE KANAL 7Bu para akışının yaşandığı dönem, ilginç bir tesadüfle, Kanal 7’nin sahibi olan Yeni Dünya İletişim AŞ’nin 2.3 trilyon TL olan sermayesinin 8.1 trilyona çıkarıldığı döneme denk geliyor.24 Eylül 2003 tarihindeki sermaye artışında, 5 trilyon 800 milyar TL tutarındaki fark, Zekeriya Karaman, Mustafa Çelik, İsmail Karahan ve diğer ortaklar tarafından nakden karşılandı. Almanya’daki mahkemede Deniz Feneri e.V için toplanan, ancak Türkiye’ye gönderilen paraların doğrudan Kanal 7’ye aktarıldığına ilişkin bir tespit bulunmuyor. Ancak duruşmada mahkûm olan itirafçı Firdevsi Ermiş ile diğer mahkûm Mehmet Taşkan, derneğin nakit paralarını Zekeriya Karaman’a teslim ettiklerini söylediler. Keza, Mehmet Gürhan’ın Deniz Feneri e.V’nin Alman bankalarındaki hesaplarından yoğun para çekişi de 2003 yılında gerçekleşiyor. 15 Temmuz 2007 tarihli genel kurul kararı ise şirketin sermayesinin 14 trilyon 600 milyara yükseldiğini gösteriyor. Zekeriya Karaman’ın hisse payının ise yüzde 20’den yüzde 34’e yükselmesi dikkat çekiyor.İŞTE KANAL 7’NİN SEYİR DEFTERİCHP: Para hareketleri incelenmeliAlmanya’da mahkûmiyetle sonuçlanan Deniz Feneri e.V davasını yakından takip eden CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’na göre, Kanal 7’nin sermaye artışının kaynağının iyi araştırılması gerekiyor. Kılıçdaroğlu, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:Almanya’da belge var"Bu olayın belgelere dayalı ortaya çıkması için Almanya’daki dosyanın bütün ekleriyle Türkiye’ye istenmesi lazım. Alman polisinde her türlü belge, kuryeler aracılığıyla gelen paranın listesi var. O tarihler içinde getirilen paraların nerelerde kullanıldığı, Zekeriya Karaman ekseninde araştırıldığında ortaya çıkacaktır. Ama AKP bu yola başvurur mu başvurmaz mı bilmiyorum. İkinci önemli nokta; soruşturmayı yapacak olan savcıların devletin denetim elemanlarından teknik hizmet almaları gerekiyor. Mülkiye Müfettişi olmalıÖrneğin banka hareketleri için bankalar yeminli murakıpları, Türkiye’deki sermaye artışı ve mali açıdan incelenmesi için Maliye Müfettişi, Hesap Uzman’ı Deniz Feneri Derneği bağlantısı için Mülkiye Müfettişi’nin devrede olması gerekir. Tek başına savcının işin içinden çıkması mümkün değil. Bu konu Almanya’da incelenmiş sonuçlandırılmış, benim samimi düşüncem AKP hükümeti tarafından bu soruşturma Türkiye’de kapatılacaktır."Karaman ’Bağış yok’ derken Erbakan bağışa davet etmiştiZekeriya Karaman, dün Zaman gazetesinde yayımlanan mülakatında, Kanal 7’nin kuruluş sermayesinde bağış parası bulunmadığını söyledi. Oysa, dönemin Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’ın yaptığı muhtelif açıklamalar, Kanal 7 için bağış toplandığını gösteriyor, Karaman’ı yalanlıyor. Erbakan, 7 Mayıs 1996 tarihinde Kanal 7’nin üçüncü kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada camiasını kanala bağış yapmaya davet ederek, "Ölüm hepimize yakındır. İşte şimdi öldükten sonra her taraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer bir şeyin gelip size yol göstermesini istiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün Kanal 7 için vereceğiniz para olacaktır" demişti.Paralar kuryelerle taşındıDeniz Feneri e.V ile ilgili baskın düzenleyen Alman polisi, derneğin gayriresmi muhasebesinin İstanbul’da bulunan Kanal 7 binasındaki bir server’de kayıtlı olduğunu tespit etti. Ancak el konulan bilgisayarlarda derneğin muhasebecisi Firdevsi Ermiş tarafından tutulan ve Zekeriya Karaman’a teslim edildiği iddia edilen paralarla ilgili liste de ele geçirildi. Dava dosyasının ekleri arasında bulunan ve RTÜK Başkanı Akman’ın kuryelik yaptığına ilişkin kayıtların bulunduğu listeye göre, 2005 yılında Deniz Feneri e.V’nin 640 bin euro’su, 2004 yılında 963 bin euro’su, 2005 yılı Ağustos ayına kadar da 2 milyon euro’ya yakın parası ya nakit ya da kuryeler aracılığıyla Karaman’a teslim edildi.ALMAN HÂKİMİN KARARI9 milyon euro Türkiye’ye gitti nerede kullanıldığı belli değilMehmet Gürhan, Mehmet Taşkan ve Firdevsi Ermiş’in Deniz Feneri e.V adına toplanan bağış paralarını usulsüz kullanmalarıyla ilgili yargılamayı yapan Franfurt Eyalet Mahkemesi Başkanı Dr. Johann Müler, 17 Eylül 2008 tarihli kararında, olayın Türkiye bağlantıları olan Kanal 7’nin başında bulunan Zekeriya Karaman, yardımcısı Mustafa Çelik ve İsmail Karahan’ın rolüne dikkat çekti.Müller karar duruşmasında yaptığı konuşmada, 5 yıl boyunca 20 binden fazla bağış sahibinin güvenlerinin zedelendiğini belirttti. Alman hâkim, Almanya Deniz Feneri’nin toplam 41 milyon euro bağış topladığını, Türkiye’ye giden toplam miktarın da 17 milyon euro olduğunu açıkladı. Müller bunun 8 milyonunun Türkiye Deniz Feneri’ne gittiğini, geri kalan kısmın çeşitli yerlerde kullanıldığını ifade etti. Amaç dışı kullanılan paradan sadece 4 milyon euro’nun Almanya’da kaldığını bildiren Müller yargılananların dolandırıcılıktan hüküm giydiklerini anlattı. Gerekçeli kararda olayın Türkiye boyutuna da değinen Müller, Mehmet Gürhan’ın dernekte yönetici olmasına karşın büyük oranda Türkiye’den yönlendirildiğini ve karar vermede tek yetkilinin kendisi olmadığını, Türkiye’de Zekeriya Karaman’ın ön plana çıktığını vurguladı. Müller, kararında sanık Mehmet Gürhan’ın, İsmail Karahan, Harun Kapıyoldaş, Mustafa Çelik ve Zahid Akman ile geçmişte ticari ilişkileri olduğunu belirtti.



Devamını okuyun...>>
Satılık Ülke..


Başbakana Soruyorlar.Ekrem Tosun'u Tanırmısınız?
Nereden bileyim diyor Başbakan!
Çocuklarına vekalet eden şahsı ben bilecek değilim herhalde.




Ekrem Tosun'un kim olduğunu araştırırken çok ilginç bir ayrıntıya rastladık! Bilal Erdoğan ve abisi Burak Erdoğan'ın karısı Sema Erdoğan ortak bir altın firmasına sahipler! Başbakan Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki Ekrem Tosun polemiği farklı bir olayıda ortaya çıkardı.Başbakanın Amerikada yaşayan oğlu Necmettin Bilal Erdoğan ile abisi Burak Erdoğan'ın karısı Sema Erdoğan'ın atagold adlı altın firmasına ortak oldukları ortaya çıktı. Atagold Kuyumculuk AŞ 1995 yılında kurulmuş bir firma olarak İTO kayıtlarına yer alıyor. Çiğdem Kamer ve Keriman Kamer'in yapılan işlemlerle ortaklıktan ayrılıyor ve yerlerini Başbakan'ın oğlu Bilal Erdoğan ve Diğer oğlu Burak Erdoğan'ın eşi Sema Erdoğan alıyor. Sema Erdoğan aynı zamanda şirketin yönetim kurlunda da bulunuyor. Hükümetin değerli taşların ithalinde vergilerin sıfırlandırmasına gitmesi tarihleri ile Bilal Erdoğan ve Başbakan'ın gelini Semra Erdoğan'ın ATagold'a ortak oldukları tarihler bir birine çok yakın görünüyor.Bilal Erdoğan, Sema Erdoğan, Atasay Kamer, Simay Kamer ve Çiğdem Kamer'in ortak olduğu Atagold'un mali müşavirliğini ise Ekrem Tosun yapıyor. Bilal Erdoğan ve Semra Erdoğan Amerika'da yaşadıkaları için Atagold firmsı yönetim kurulundaki oy yetkilerini kullanma hakkı ise noter vekaleti ile Ekrem Tosun'a verilmiş durumda bulunuyor.AKP Hükümeti 2004 yılında katma değer Vergisi Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle; elmas, pırlanta, yakut, zümrüt, topaz, safir, zebercet, inci, kübik virconia gibi değerli taşların, satışında uygulanan KDV kalktı. Şimdiye kadar, yüzde 18 oranında KDV’ye tabi olan bu tür değerli taşların satışı, 1 Ağustos 2004 tarihinden itibaren KDV’den müstesna oldu. Kanun 31 Temmuz 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 5228 sayılı Yasa’nın 15.maddesi ile değiştirilen KDV Yasası’nın, 17/4-g maddesi ile yürülüğe girdi.Atagold Kumuculuk AŞ'nin merkezi İstanbul Yenibosna olarak biliniyor. Şirketin kuruluş sermayesi ise tam 500.000 TL olarak kayıtlarda görünüyor.İŞTE EKREM TOSUN BELGESİİstanbul Ticaret Odası sicil kayıtlarına göre, 1995 yılında kurulan Atagold Kuyumculuk Tic.A.Ş’nin yüzde 50’si Cihan, Çiğdem, Atasay ve Simay Kamer’e ait. Diğer yüzde 50 hisse ise Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan ile Burak Erdoğan’ın eşi Sema Erdoğan arasında eşit oranda paylaşıldı. Şirketin hisselerine 2006 yılında sahip olan Erdoğanlar, yıllık olağan Genel Kurulu toplantılarına katılmadı. 2006 ve 2007 yıllarındaki Genel Kurul’larda Erdoğan çiftini, Ekrem Tosun temsil ederek kararlara imza attı. Erdoğan çiftini 15 Eylül 2008 tarihinde yapılan 2008 yılı Genel Kurulu’nda da yine Ekrem Tosun temsil etti.
Dedik ya fırsatlar Ülkesi, Eğer biz bu Ülkede aç yaşıyoruz diyenler varsa,Çok büyük haksızlık yapılıyor. Görüyorsunuz azmettikten sonra yaşınız kaç olursa olsun Milyarder olabiliyorsunuz.Boşuna haksızlık edipte geçinemiyoruz falan demeyelim.
Devrik bir Devlet Başkanına ülkeyi terk etmesi ve hangi ülkeye gitme isteği sorulmuş,devrik Başkan Birkaç ülke söyleyince,sana tavsiyemiz Türkiyeye gitsen iyi olur diye telkinde bulunulmuş.Niye Türkiye diye sorduğunda,'' Dünyada Ülkesini Batıran Siyasetçilerin El Üstünde tutulduğu tek Ülke Türkiye'dir ''rahat edersin de ondan....
M.Öztürk

Satılık Emlak İlanları..





Devamını okuyun...>>